İki Bacağını Kaybetti, Azmini Kaybetmedi…
Türkmen Dağı’nda bir kardeşimiz var.
İlim erbabı, ilahiyatçı…
Savaş yıllarında bölgeden hiç ayrılmamış. Dağ dağ, köy köy dolaşarak mücadele etmiş. Bir mayın patlamasında iki bacağını birden kaybetmiş. Fakat iki bacağını kaybetmesi onun mücadelesini bitirmemiş.
Tedavisinin ardından kenara çekilmek yerine bu defa kampların sorumluluğunu üstlenmiş. Yerinden edilmiş ailelerin, çocukların, yetimlerin ve savaşın bütün yükünü taşıyan insanların derdiyle ilgilenmiş.
Günümüzde ise Kuzey Bölgesi Müftüsü. Camilerden ve din hizmetlerinden sorumlu.
Ama onu yalnızca “müftü” diye tarif etmek yetmiyor. Çocukların eğitimiyle ilgileniyor. Yetimlerin derdine koşuyor. Şehitlerin emanetlerine sahip çıkıyor. Köy köy dolaşıyor. Nerede bir ihtiyaç, nerede bir sıkıntı varsa oraya yetişmeye çalışıyor. Hem de iki protez bacağıyla… Gece gündüz demeden, adeta bir çıta gibi, o köy senin bu köy benim, o dağ senin bu dağ benim koşturuyor.
Heyetimizde kendisini ilk defa gören kıymetli hocalarımızın şaşkınlıklarını unutamıyorum.
“Aman Allah’ım… Bu adam nasıl bir iradeye sahip!” diyerek hayretlerini ifade ettiler.
Fakat insanı asıl şaşırtan yalnızca iradesi değil... Tevazusu…
Onun tevazusunu anlatmaya kelimeler yetmez. Bunca mücadeleyi vermiş, iki bacağını kaybetmiş, komutanlık yapmış, kampların sorumluluğunu taşımış, bugün bir bölgenin müftülüğünü yürütüyor… Ama oturup kendisiyle konuştuğunuzda sanki bütün bunları yapan insan o değilmiş gibi. Ne kendisini anlatıyor ne yaptıklarını öne çıkarıyor.
Kendi kaybettiklerini değil, yetimleri konuşuyor. Kendi iki bacağını değil, çocukların geleceğini düşünüyor. Kendi yaşadıklarını değil, bölgenin yarınını dert ediyor.
Fakat burada çok daha önemli bir şeyi özellikle ifade etmek istiyorum. Bizi asıl şaşırtan, bu hâlin yalnızca bu kardeşimize mahsus olmadığını görmek oldu. Bölgede hangi Türkmen kardeşimizle oturduysak, hangi sorumluyla konuştuysak, hangi hizmet insanıyla beraber olduysak benzer bir hâlle karşılaştık.
Birinin hikâyesini dinliyorsunuz, insanın aklı almıyor. Ötekine geçiyorsunuz, başka bir fedakârlık… Bir başkasına bakıyorsunuz, yıllarca mücadele etmiş; bugün çocukların peşinde. Diğeri şehit ailelerinin derdinde… Bir diğeri eğitimle, köylerle, yetimlerle uğraşıyor.
Ve bütün bunların içerisinde ortak bir şey görüyorsunuz: İnanılmaz bir tevazu. Sanki yaptıkları şeyler çok sıradanmış gibi… İşte heyetimizi asıl şaşkına çeviren buydu. Bir kişinin olağanüstü olması başka bir şeydir. Ama bir kadronun, bir topluluğun aynı hizmet ahlakını, aynı fedakârlığı, aynı tevazuyu taşıması bambaşka bir şey.
Bunu dışarıdan anlatmak gerçekten kolay değil. İnsan gidip onların arasında birkaç gün yaşamadan, aynı sofraya oturmadan, köy köy beraber dolaşmadan ne demek istediğimizi tam olarak anlayamıyor.
Biz orada yalnızca savaşmış insanlar görmedik. Savaşın içerisinden geçip kendilerini hizmete adamış bir insan kadrosu gördük. Yorgunlar ama yılgın değiller. Güçlüler ama kibirli değiller. Makamları var ama makamın esiri değiller. Geçmişlerinde anlatacakları büyük mücadeleler var ama kendilerini değil, yarını konuşuyorlar.
İşte Türkmen Dağı’ndan dönerken beni en fazla düşündüren şeylerden biri bu oldu. Bir coğrafyayı yeniden ayağa kaldıracak olan yalnızca para, bina veya yatırım değildir. Her şeyden önce böyle bir insan kadrosuna ihtiyaç vardır. Ve biz Türkmen Dağı’nda bunun çok kıymetli örneklerini gördük.
Rabbim hepsinden razı olsun. Şehitlerimize rahmet eylesin. Hayatta olan kardeşlerimizin güçlerini, ömürlerini ve hizmetlerini bereketlendirsin. Bizlere de onların yüklerine omuz vermeyi ve bu güzel hizmet ahlakından nasiplenmeyi nasip etsin.
Taşkın Koçak
Ekim 2026

